Ağustos 02, 2016

Go with the flow

Genel olarak hayatım boyunca oldukça kontrollü bir insan oldum. Biraz içgüdüsel, biraz by nature, bir B planım olmadan herhangi bir adım atmadım. Güvendiğim/inandığım herhangi bir şey, bir özelliğim varsa, stres olmam. Bir de herkes gibi, bir şeyi gerçekten istersem kendimi adar ve genelde o şeyi alırım. Bu arada bütün bunlar profesyonel yaşamla ilgili. Duygusal mevzuları konuşursak o konuda pek ayarım yok. O derece kontrollü değilim, olunması taraftarı da değilim eheh.

Neyse.

Neden böyle bir giriş yaptım? Çünkü ciddi bir karmaşık ruh hali içerisindeyim. 

Buraya gelirken, çalışmakta olduğum işten istifaya o andan itibaren hazırdım. Zira bu benim hayalini kurduğum, hayatımın fırsatlarından biri olarak gördüğüm bir andı. Şükür, yaşadım ve sonuna gelmek üzereyim. Çalışmakta olduğum işten istifa konusunda hala aynı fikirdeyim. Ha bu noktada insan küçücük de olsa bir kuşku duyuyor mu, evet. Neden? Çünkü comfort zone dediğimiz bir şey var. Bir tarafta; garanti olarak duran, herhangi bir çaba sarfetmeden hayatına kaldığın leveldan, normal bir akışta ve en önemlisi kendi konfor bölgende devam edebilme olanağın var ve sen bu seçeneği çat diye eleyiveriyorsun.

Kimilerine göre bu, şımarıklık. Kimilerine göre, "neden olmasın? hayat sonuçta". Kimileri çekimser, eheh.

Fakat neticede bu benim hayatım, kimilerinin değil. Bu, insanların düşüncelerine önem vermiyorum anlamına gelmiyor elbette. Ama bir insanı hayatında en çok ne mutlu edecek sorusunun cevabını da en iyi o insan verebilir diye düşünüyorum. Buraya gelirken, hedeflediğim birkaç şey vardı. Hemen hemen hepsini yaptığıma inanıyorum. Fakat buraya gelirken, bir şey daha vardı kafamda; burada kalmak için elimden geleni yapacaktım. 

Zaman inanılmaz hızlı akıyor. Bu akış esnasında yaşadıklarımız ve kendimizdeki değişim de inanılmaz. Olayların tam olarak içine girmeden de çok güvenilir kararlar alınamayabiliyor. Oldukça basit bir konuyu, baya felsefik ele alıyor olabilirim; ama nihayetinde hayatımızda ne yapıyorsak, mutlu olmak için yapıyoruz bir anlamda. Her eylemin arkasında bir motivasyon vardır ve bu motivasyonu biraz eşelerseniz bir mutluluk umudu bulabilirsiniz. 

Temel konu mutluluk olunca, ben de burada (Brüksel'den bahsediyorum) kendimi mutlu hissetmediğimi ve bunun değişebilecek bir şey olmadığını gördüm. Milano'da böyle değildim mesela. Yine biraz eksiklik vardı, ama şu an içinde bulunduğum ruh hali yoktu. Belki de bunun arkasında, ekseriya yağmurlu ve depresif hava gibi çok basit bir sebep vardır, emin değilim. Ama bu bendeki etkisini değiştirmiyor. Tersine, demek ki beni mutlu edecek iklim, coğrafya bu değil diyebilirim. 

Öte yandan, bazı insanlar için, bu tamamen farklı çalışıyor. Bazı insanlar, şartlar ne olursa olsun, belirli bir süre için o şartlara katlanabilir ve tamamen sonuç odaklı düşünebilirler. Ki bu benim geçen sene bu bursu kazanmak için yaptığım şeydi tam olarak. Ve elde ettim. Ve açıkçası, yeterince tatmin oldum bu alanda, şimdi beni mutlu edecek şeyleri yapmak ve beni mutlu edecek yerlerde yaşamak istiyorum. Belki de bu bir zayıflık. Belki de bazı insanlar için hayal kırıklığı. Hatta belki de yanlış bir karar. Neticede mutlu olacağımı düşündüğüm yerde mutlu olmama olasılığım da var her zaman. 

Ama bunu denemeden bilemeyiz. Risk almak için bir yaş yoktur ama bazı dönemler risk almak daha kolaydır. Ben de o dönemin içerisinde hissediyorum. Hani bazen "bunu şimdi yapmazsam, bir daha yapamam" gibi hissederiz ya, onun gibi.

Şu anki müdürümün dediği bir şey olmuştu bu tip şeylerden konuşurken: "Go with the flow". Ya nasıl rahatlatıcı bir tavsiye ehehe. Kendisi son derece smart, son derece başarılı bir iş kadını. Bana, kendi tecrübelerinden bahsederken, bundan yaklaşık 17 yıl önce bugün olduğum yerde olacağımı hiç tahmin etmezdim demişti mesela. Laf olsun diye de değil. Hayatının akışını anlattığında ben de epey umulmayan bir durum olarak gördüm. Bu tavsiyeyi verirken de, otur evde amaaan gerisini düşünme minvalinde söylemedi. Demek istediği şey, bir şeylere şans ver ve hayatın getirdiklerine karşı açık ol. Ben de buna; bunun yanında ne istediğini bilemiyorsan bile, ne istemediğinin farkında ol diye minik bir ilave yapıyorum. 

Çabam bu yüzden yani. İnsanların tavsiyelerine saygım sonsuz. Çünkü konuştuğum kişilerin bana inancından veya iyi niyetinden şüphem yok. Ama beni mutlu eden şeyleri de tam anlamıyla bilemezler. Hayatta neye değer verdiğimi, neyin/nelerin daha önemli olduğunu.

Biraz sevdiklerin olmasından böyle oluyor. Benim gibi duygularının etkisinden çok da kurtulamayan bir insansanız, çok ani ruh hali değişikleri ve bir şekilde kararlarınızı verirken etki altında kalma hali olabiliyor. Çoğu zaman bundan şikayetçi değilim; bu da aslında derinlerde bir yerde benim de bunu istediğimi açıklıyor. 

Böyle anlatıyorum ama açıkçası somut olarak bir şeyden vazgeçiyor öbürüne yöneliyorum gibi bir durum da yok henüz. En başta da söylediğim gibi, zamanı geldiğinde yeterince akıllıca davranacağımı da biliyorum ehehe.

Önemli olan, içinde bulunulan koşullarda, bir insanın elinden geleni gerçekten yapıp yapmadığı. En azından benim için önemli olan. Çünkü sonrasında beni rahatsız eden, pişmanlık diyebileceğimiz tek durum bundan kaynaklı oluyor benim için. Ondan sonrası sevgili müdürümün de dediği gibi; "Go with the flow".

Bu sıkıcı ve son derece kişisel yazının sonuna gelmiş bulunuyorsunuz. Son derece kişisel ve son derece kişisel olan blogumda olmasa, sıkıcılığından ötürü özür dilerdim ama bu durumda yapabileceğim bir şey yok.


En sevdiğim Empire of The Sun şarkısıyla iyi geceler dilerim.

Mayıs 15, 2016

Sadece

"Birinin, başarılarını kendiyle gurur duyduğundan değil de, başkalarını kötü hissettirmek amacıyla anlatması acayip komik değil mi?"

Milano'dan aldığım en favori defterlerimden birine böyle yazmışım bi' tarihte. Hangi gözlemim, hangi tecrübem üzerine yazdım hatırlamıyorum ama yazarken kafamda hafif gülüşmeler varmış bence.

Haliyle oldukça sıkı bir rekabet ortamının içindeyim. Gözlemlediğim kadarıyla Avrupa'daki gençlikte bu "bireysellik ve nasıl diyeyim (çıkarcı demek istemiyorum), practical" tutum daha belirgin. İnsanların size yaklaşımı, sizin başarınızla doğru orantılı. İnsanlar sizle değil de, sizin yaptıklarınızla, sizin hayatınızla daha çok ilgileniyorlar. İşte mesela sizi gördüklerinde, "naber, nasılsın" değil de, yani nasıl olduğunuzla falan değil de, mülakatınızın nasıl geçtiğiyle ilgileniyorlar. Bir de başarılarınıza bir sevinişleri, bir takdir edişleri var ki, o kadar belli ediyorlar ki ahah üzülüyorsunuz.

Tabii bu, belli bir yaş grubundan oluşan yakın çevremden süzülmüş gözlemler. Her şeyde olduğu gibi, insan yaş aldıkça tutumları da daha bir farklılaşıyordur eminim. En azından kıskançlıklarını profesyonelce gizlemeyi öğreniyorlar.

Bilmiyorum, belki anlaması zor ama, bunlar bana biraz anlamsız geliyor. Kendimle o kadar fazla ilgiliyim ki, başkalarının hayatıyla bu kadar ilgili olan insanları anlayamıyorum. Kendimi dünyanın merkezine falan aldığımdan değil ilgim. Demeye çalıştığım, kendimle ilgileniyorum; bir yarışım varsa kendimle. Bir kavgam varsa da çoğu zaman kendimle. Mutluluğum bile çok bireysel. O kadarı biraz fazla kabul ediyorum ama genel olarak böyle. Genelde söylerim; kıskanmak değil de imrenmek duygusu var bende. Kıskanacağım bir insan olursa da muhtemelen güzel bir roman/hikaye yazan biri olur. Çünkü bu, bu tip meziyetler çalışılarak öğrenilecek şeyler değil pek. İnsan derinse derindir yani. O değişik bir şey. İki tane master bitirmek, mühendis olmak gibi değil. Sanatçıya saygımız sonsuz =)

Şu an bir şarkıyı loop a aldım, dinliyorum. Siz de göreceksiniz sayfanın altında. Ama biraz daha konuşalım ya, lütfen =) Çok hissiyatlı günlerimdeyim ve hislerimi yönlendirecek bir yer bulamıyorum. Yatak boş, oda boş, ev boş...

İnsanlardan duygularından bahsederken onlara sürekli drama queen gözüyle bakan insanlara ayar oluyorum. Bu tip arkadaşlar şaşırtıcı bir şekilde buraya kadar geldiyse okurken, şimdi çıkabilirler -_-

"Bazen insanın düşüncelerini başkalarının duymamasının çok yerinde bir doğa yasası olduğundan emin oluyorum."

Ama bence işte bu yüzden insanlar bir şeyler yazmaya başladılar kurgu adı altında. Güzel de oldu. "Öylesine bir hikaye" diye içindeki bütün kini kusar, en sonda sayıp söver sonra da altına imzanı atabilirsin mesela.

Ne diyorduk? Yazarları kıskanırım. Güzel bir cümle görünce neden ben yazmadım der kıskanırım. Güzel bir şarkı sözü, güzel bir beste, bunları kıskanırım. Kıskanırım seni ben... Hissiyatlarım duruyor hala öööyle, yönlendirilmek üzere. Burdan bir arkadaş geçenlerde blogun varmış dedi. Var dedim biraz. Google translate ile okudum dedi. Ahahah, en düzgün cümlelerde bile google translate biraz komik, buradaki bazı esprilerimi çevrilmiş haliyle düşünsenize.

İnsanı, birine bir şeyleri anlatmaktan, biriyle bir şeyler paylaşmaktan alıkoyan şey nedir? Benim için, birincisi, anlaşılmayacağımı düşünüyorum. Ki bu da anlatabileceğime yeteri kadar inanmamamdan kaynaklanıyor olabilir. Ki bu da ihale bana kalıyor anlamına gelir. Bak gene suçlu benim? İkincisi, bir yerlerden başlıyorumdur, sonra hevesim kaçıyordur. Bu da insanlara yeteri kadar inanmadığım anlamına geliyor. Gene benimle ilgili bir durum. İşte o yüzden blog yazıyorumdur. O yüzden bu kadar çok yazıyorumdur.

Neyse bana meşguliyetsizlik çok iyi gelmiyor. En alakadar olmadığım dünya işleriyle ne kadar alakadar olursam o kadar iyi oluyorum. Çok acayip değil mi?


Kalben-Sadece




Mart 07, 2016

Are you water proof?

Bu soru, Brüksel'e girişte, pasaport polisi tarafından soruluyor size. Çünkü en mühimi bu... Brüksel'e takmış gibi görünebilirim fakat havadan sudan konuşuyoruz işte, fena mı?

Göçmüş Kediler Bahçesi'nin nihayet sonuna geldim. Son bölümün başındaki alıntı, beni düşündürdü, dedim neden beraber düşünmeyelim? Zaten yazı yazamamak, istediğim nitelikte ve nicelikte okuyamamak beni epey geriyor. Benim önceliklerim bunlar zira. Dünya işlerinden unuttuk... Alıntı Demian'dan idi. Şöyle: "Birbirimizi anlamasına anlayabiliriz; ama kişi ancak kendi kendine kendini açıklayabilir." (Sayfa 228)

Hermann amcamız bu cümleyle; kendimizi, kendi kendimizden başka kimseye, hiçbir zaman "tam olarak" açıklayamayacağımızı söyleyerek, tüm dünyanın açıklığa kavuşma çabasını alıp çöpe atmıyor mu biraz? Belki anlarlar ama açıklayamayız gibi. Böyle yazınca da iyi bir şey gibi gözüktü bak ehehe.

Azhar bugün;

- Aynı filmleri tekrar tekrar izlemeyi, kitapları tekrar tekrar okumayı sevmen, ayrıntıları çok güzel yakalıyor olmandan dolayı bence, dedi. Bu yüzden her seferinde ayrı bir tat, başka bir bakış açısı gibi oluyor senin için.

Olabilir. Bunun üzerine pek düşünmemiştim. Benim için en sevdiğim filmleri tekrar izleyip, kitapları tekrar okumak bir nevî gerçeklikten kaçış. O nedenle her zaman güzel, her zaman tatlı. 

Sonra kahvaltı masasını toplamadan önce şeyi konuştuk; insanların huyları, çoğunlukla çevreden zamanla etkilenir ve/veya değişir mi, yoksa bu daha çok genlerle alakalı bir durum mudur? Mesela şerefsiz adamın teki, azmedip örnek bir birey olmayı bir şekilde başarabilir mi? Ailesi kopuk, babası her gün sarhoş bir çocuk, son derece başarılı, düzgün bir hayatı olan ve bir takım değerlere sahip, bunlara önem veren bir insan olabilir mi? Gibi.

İkimiz de bu konuda uzman falan değiliz, sadece psikoloji üzerine konuşmayı seviyoruz. İşte ben de konuyu kahvaltı masamızdan aldım, buraya getirdim. Barışmak için değil, yanlış anlamayın....

In my humble opinion, insanların özü değişmez. Peki bu öz nereden gelir? Genlerden gelir. Hem ne demişler can çıkar, huy çıkmaz. Konu da burada kapanmıştır ehehehe.

Böyle değil tabii tam olarak. Özü değişmez, evet. Fakat bir insan aklı selim olduktan sonra, hayatı üzerine insiyatif alabilir, kararlar verebilir ve yolunu seçebilir. Bu esnada hayatın destekleyici bir takım unsurları ortaya koyması, kişinin şansı olarak değerlendirilebilir. Öte yandan hiçbir şekilde imkan yoktu, başka çare yoktu, bana biraz fazla dramatik geliyor. "Urfa'da Oxford vardı da biz mi gitmedik" diyene, kendi kendini eğitmek için illa bir okula gitmen gerekmez hayatım derim. Öğretim önemli ama eğitim başka bir şey. Ay dur mevzu başka bir yere gidiyor gene B.T.'den sert sözler gelecek şimdi, neyse.

Azhar da çevrenin daha fazla etkilediğini söyledi. Aslında ikimiz de aynı şeyi savunduk da, öz meselesinde çok anlaşamadık. İnsandaki bir takım değişmesi zor veya imkansız olan ki bizim "öz" diye tanımladığımız bu özellikler benim kanaatimce daha çok duygusal, inatçı, genelde mantıklı, sabırsız olmak gibi nitelikler. Bunlar zamanla çevresel etkenlerle törpülenebiliyor fakat yüzde yüz değişemiyor bence. Sonra anlaştık ve tabaktaki son peynir dilimini de alıp gülümseyerek masadan uzaklaştım ahah. Dışarda tabii ki yağmur yağıyordu. Derken on dakika sonra güneş açıyordu. Ağlarken bir anda az önce ağlayan kendisi değilmiş gibi gülen insanlar misali. 

İşte insanlar çok değişik. İnsanları oldukları gibi kabul eden insanların fevkalade mutlu olduklarını gözlemliyorum. Her türlü ilişkilerinde. Bir de çok sakinler haliyle. Ama bence bu, resmen sihir gibi bir şey. Nasıl herkesi, her koşulda, oldukları gibi kabul ederek, ona göre yaşayabilir bir insan? Bazen becerebiliyorum da, kesinlikle her zaman değil. Bu durumun en önemli birinci koşulu, insanlarla ilgili beklentileri sıfıra indirmek. Gerçekten sıfıra ama. Beklentileri sıfırla Bilal. Ondan sonrası geliyor bence bu insanlarda. Ben teoride genelde iyiyim de pratik bazen kasıyor.

Şimdi bir arkadaşımın spotify listelerinden birini dinliyorum, In the Mood for Love'dan Yumeji's theme çıktı. Beklemiyordum, güzel oldu. Bak beklemeyince en normal şey bile güzel oluyor.

Bu durumda dağılabiliriz arkadaşlar. Yine çok güzel toparlayamadım ama uzun zamandır yazmıyorum ve kafam çok dolu. Yazmak istediğim bir sürü şey vardı, ondan toparlayamadık. 

Bu arada dün burda çok enteresan bir aktivite vardı. Her yıl olan bir şeymiş. İlk defa Brüksel'de duydum bunu. Dün gece 24 tane müzede akşam 7'den sabah 7'ye vodafone lularla konuşmak ücretsizdi ahaha, özür diliyorum, akşam 7'den gece 1'e kadar değişik değişik aktiviteler, minik konserler, sergiler, turlar ve enteresan performanslar vardı. Bazılarında dj bile vardı. İnsanlar bu aktivitelere katılıyor, bir şeyler içiyor, laflıyor, bir sanat sokağında takılıyormuşcasına zaman geçiriyorlardı. Bu yıl 9.su düzenlenmiş. Buradan şöyle bir bakabilirsiniz. Güzel etkinlik.

Siz daha güzelsiniz ama.

Hadi görüşürüz.


 Rachid Taha- Ya Rayah



Şubat 04, 2016

Open

Porta Romana istasyonunda metrodan inince, Viale Monte Nero'ya sapıp azıcık yürüyünce karşınıza çıkacak, Milano'daki favori üç yerden biri "Open". Haftanın yedi günü açık. Biraz kırtasiye alışverişi yapabileceğiniz ufak bir bölüm, çokça kitap, kitaplık ve raftan oluşan ana salon, etrafında, cam kenarlarında büfeden aldığınız yemeğiniz/kahvenizle huzur bulabileceğiniz nefis bir mekan. Aynı zamanda çeşitli kreatif organizasyonlar için rezerve edilebiliyor. Etkinliklerle ilgili bir sınır yok esasında. Küçük bir toplantı, ilham arayan bir grubun istişare seansı veya ufak kutlamalar olabilir mesela. Eğer gideceğiniz gün, bu tarz bir etkinlik olacaksa, kapıda bir bilgilendirme oluyor ve ortak salonların ne kadar süre kullanılabileceği söyleniyor. Ama bu sizin bireysel çalışmanızı engellemesin diye özel okuma salonları/odaları da mevcut. Çok güzel cheesecakeleri ve hava ile uyumlu playlistleri var. Kahvelerine söyleyecek söz yok çünkü açıkçası burada olduğum süre boyunca ki yaklaşık 4,5 ay, kötü bir kahve içmedim. Milano'da bana her yer cappuccino eheh.


Monte Nero, siyah dağ/tepe demek bu arada. Porta Romana da Roman Kapısı yani Roma'dan gelenlerin girdiği kapı gibi düşünebiliriz. Roma'dan gelenler şöyle bir huzur bulsunlar diye de Open'ı açmışlar demek eheh. Neyse, Porta Romana ayrıca oldukça güzel bir muhit. Bugün her şey daha bir güzel gözüktü gözüme. Geçici olarak "Addio Milano" dedim.

Velhasıl, Milano'ya yolunuz düşerse buraya gidin. Sonra Botega Caffé Cacao'da brioshe yiyin, taze meyve sularından için. Öyyle gelene geçene bakın.

Her ayın ilk Pazar günü Milano'da -neredeyse- tüm müzeler ücretsiz. Eğer denk gelmişseniz, hemen yakındaki Pinacoteca'ya gidin; sırf bahçesi yeter.

Brera, gerçekten, Milano'nun en tatlış muhitlerinden.

Eğer yağmur yağıyorsa, biraz bekleyin, dinsin; sonraki hava enfes zira.

Artık sonra da aperativo saati zaten. Onun için de Sempione civarında Bhangra Bar'ı tavsiye ederim. Açık büfesi oldukça iyi.

Gece dönerken de parkın içinden geçmeyin; ne olur ne olmaz. Etrafından dolaşın ehehe.

Belli saatlerde Milano'nun her sonu sürpriz sokaklarında yürümek müthiş zevkli.
Bugün Azhar ile bu hikayeyi konuştuk. O da O. Henry severmiş meğer. Metrodan inip durmuş meydana bakarken, bi an aklıma geldi nedense. 



Unutmadan; bugünkü Open playlisti "Acoustic Winter". Spotify'da bulabilirsiniz. Bon Iver-Holocene ile başlıyor...

İyi geceler.

Ocak 24, 2016

Centrale

Geçen Salı Roma'ya gittik 13.00 treniyle. Çarşamba 15.00 treniyle de döndük. Ben döndüm yani. Diğerleri 16.00 treniyle döndüler. Bu gereksiz detayları geçersek, Roma'ya gittik (Fotoğrafı, centrale istasyonunun önünde çektim). Ama amacım onu söylemek de değil. Roma'ya neden gittik? Mevzu bu. Belçika vizesine başvurmak için gittik. Bu ikinci gidişim olduğu için bu sefer Vatikan'a yakın, konsolosluğa da uzak olmayan, hoş bir mahallede -diyeyim- tatlış bir guest house'da oda ayırttım. Kapıya geldiğimde, kapıyı gözlüklü, iri yarı, otuz iki diş gülen bir amca açtı. Daha bi' merhaba falan demeden kapıyı kapatır mısın lütfen dedi. Kısa bir an acaba hangi kapı diye düşündüm, sonra jetonum düştü. Asansör şu eski tip asansörlerdendi; hani içerden manuel olarak çekip açtığın, inince de kapatman gereken. Resmen sallanıyordu zaten asansör. Sanki tahtanın üstüne çıkmışsın da iki kişi de seni yukarı çekiyor. Ama dediğim gibi, odam çok güzeldi. Birkaç küçük ikram da bırakmış masaya tatlış ev sahibi. Dedim sabah afedersiniz karga kahvaltısını etmeden çıkacağım, muhtemelen 
kimse olmaz, anahtarı desk e bıraksam olur di mi? 
Olur dedi tabii, ne diyecek.
Akşam yemeğe gittik sonra. Güzel, pesto soslu bir makarna yedim. Başım felaket ağrıyordu ama. Shit (migren) happens.
Gelirken Amond ile aynı trende, farklı vagonlardaydık. Bu bi' ara uyumuş, ki ders çalışıcaz kesin diyerek binmiştik.

- Ama nasıl uyumuşum, bildiğin dalmışım, uyandığımda enteresan böyle bir pozisyondaydım, dedi. Gülüştük.
- Eee?
- Uyandım, çünkü adamın biri kulağımın dibinde ziyadesiyle gürültülü bir biçimde sakız çiğniyordu ki nefret ederim. Ama asıl komik tarafı, aniden derin uykudan uyanınca, bir an nerede olduğumuzun vs. farkında varamadım ve adama şu çeneni kapatır mısın! dedim.
- Ahaha gerçekten dedin mi bunu?
- Dedim ve adam "aa özür dilerim, özür dilerim" diye tekrarlamaya başlayıp yanımdan hafifçe uzaklaşınca trende olduğumuzun ve küfür ettiğimin farkına vardım. 
- Ahahahah

O anlatırken ben epey güldüm şahsen. Yine de tabii, bizim mizahın gözünü seveyim. İnsan ağız tadıyla bir kelime oyunu vay efendim cem yılmaz şakası yapamıyor.

Roma bu sefer bi ayrı güzeldi. Her şey yolunda gittiği için de bana öyle gelmiş olabilir. Hotelin ismi Teatime bu arada. Hostelde kalmayayım, Hotel bakıyorum diyorsanız, Roma'ya gelince mutlaka bir bakın derim. Civardaki diğer tüm otellerden ucuz. Lokasyonu da oldukça güzel. Metro istasyonuna 5 dk. falan. Termini'den üç istasyon. Vatikan zaten dibinizde. Roma'daki diğer hemen hemen tüm turistik yerlere de kolayca ulaşırsınız.

Dönüşte de Milano'ya uğrarsınız belki? Ben sizi gezdiririm.
Hemen hemen beş sene öncesinden, hiç elime ulaşmamış olan bir kitaptan haberdar oldum az önce. Kim bilir ne oldu akıbeti? Gün içinde bazen bu tip şeyler üzerine düşünüyorum da düşünüyorum.

Daha çok yazacağım, hatta kalın.


Ekim 12, 2015

Deli

...

" Kendi zihninizin içinde deli sayılırsınız. Ama konuşurken öyle olmama şansınız var. Zihniniz kendi kendine bırakıldığı haliyle bir sürü dolaysız endişe ve çelişki içerir. Konuşma sırasında bu şeyler başka birinin metabolizmasına aktarılıp sindirilebilir. Ben size bir şey söylediğimde siz onu başka bir biçimde bana geri verebilirsiniz, ama dikkat ederseniz zihniniz çoğunlukla aynı şeyleri tekrarlar durur. İnsanın kendi kendini şaşırtması çok zor bir şeydir."


" Because in your mind, you’re mad. But in conversation you have the chance of not being. Your mind by itself is full of unmediated anxieties and conflicts. In conversation things can be metabolized and digested through somebody else—I say something to you and you can give it back to me in different forms—whereas you’ll notice that your own mind is very often extremely repetitive. It is very difficult to surprise oneself in one’s own mind."



...



(Adam Phillips, Paul Holdengräber söyleşisi)

Temmuz 23, 2015

Manzara

Geç gelen blog.
Hiç yazmıyorsunuz artık, aşk olsun. Ölüm gibi bir şey oluyor öyle, yapmayın. 
Ben de yazamadım. Vakitsizlik de değil de, zamanı gelsin de öyle yazayım durumu. Ki, bir şeyleri yapmak için zamanının gelmesini beklemek çok saçma. Ne zamana kadar bekleyebileceğimizi biliyormuş gibi...

Ama bundan sonra daha fazla yazacağım gibi geliyor. Belki kendimle daha çok başbaşa kalacağımdan, belki yalnızlığı azıcık daha fazla hissedeceğimden. Çünkü gidiyorum. Bir süre buralarda olmayacağım. Ay böyle deyince çok havalı gerçekten. Ama burada olmayacağım derken, yayına başka bir ülkeden bağlanacağım demek istiyorum. Buraları boş bırakmak niyetinde değilim.
Zamanı gelmişti bence. Sonrasını bilemem ama, bu yıl böyle olması çok iyi oldu. Ankara ve Türkiye ile birbirimizden umudu kesmiş gibi hissediyorduk. 2008'den beri düzenli olarak ve sık sık taşınan biri olarak, toparlanma vakti geldiğinde, anlarım. 2008'den beri düzenli olarak ve pek sık taşınmışım düşününce, evet. Bir yerden veya birilerinden kaçar gibi değil, sadece öyle denk gelmiş.

Şu anda, pek bir şey hissetmiyorum doğrusu. Başka bir ülkeye, banka hesabı açmayı, fiscal code almayı gerektirecek kadar yerleşmek nasıl bir duygu olacak, merak ediyorum sadece. Bunun dışında, kitabıma başlamak için uygun zamanın nihayet geleceği konusunda güzel duygular içerisindeyim. Başlarda adını tam olarak telaffuz edemediğim, insanların aileleri ve köpekleriyle geldikleri parklarda, muhtemel bir pazar günü, önsözü yazarım gibime geliyor.

"- Manzarada kaç 'a' var?
 - Ne kadar şaşırdığına bağlı..." 

Bu olabilir mesela. Burayı hala okuyan birileri varsa, onlar için dev bir spoiler oldu, heyecanı kaçtı. Ama bu daha önsöz namzeti. Siz yine de kitabı okuyun derim.

Bu arada komşuluk, mahallelilik bitmiş. Civar esnafa, yakında taşınacağım kutu lazım diyorum, bizde kutu olmaz ki diyorlar. Malları noel baba bacadan atıyor tek tek herhalde. Şu an yok deseler anlayacağım da, bizde olmaz falan... Ben de free shoptan bir sürü hurç aldım. Kutulardan daha fazla güven veriyorlar hem. Altı açılacak mı, yarı yolda bırakacak mı beni demiyorsun. Hurç bi defa, adı bile daha heybetli. 

Neyse, artık yatayım. 
Tekrar görüşürüz.

Bu da yatmadan önce geceyarısı müzikleri. Like old times...


Mart 03, 2015

Pazartesiler alışkanlık bence. O yüzden sendromu var. Alışkanlıklar sendroma meyillidir. Sendrom genelde olumsuz bir kelime gibi geliyor kulağa di mi? Ama öyle değil. Tatami de komik bir şey demek gibi. Ya da tatlı. Ama genellikle Japon evlerinde yere serilen türde hasır kilimlere deniyor.
Oksimoronu da küfür gibi bir şey sanardım. Guess what?
İki zıt özelliği ve düşünceyi barındıran tanımlama imiş.
Sonuç olarak; 
ilk defa telefonumdan blogladım.

Pazartesi de bitti.

Şubat 20, 2015

"İste, olsun" günü

Ya da best day ever eheh.
Bugün gerçekten de öyle bir gündü. En son Ağustos ayında böyle hissetmiştim galiba. Yani bugün hemen her şey güzeldi. Birden fazla şahane diyebileceğim haber aldım. Doğum günüm arefesi diye bir takım hoşluklar oldu. Aklımdan ay şöyle olsa diye geçirdiğim bir iki şey oldu, yok artık dedim.
Yani bilmiyorum, biraz da içten yanmalı bi' durumdaydım sanırım.
Doğum günleri çok güzel. Ben kendi kendimi çok mutlu ederim o gün. Bundan keyif alıyorum. Kendimi aşırı sevdiğim için veya narsizm boyutunda değil. Sadece "hadi bakalım bugün senin günün, biraz mutlu ol" derim kendi kendime. Ama bu yıl, bugünden böyle keyfim gıcır.  
Böyle hissetmek biraz da suçlu hissettiriyor insana kendini bugünlerde... Bir tarafta akla hayale gelmeyecek, çok kötü, çok acımasız, çok vicdansız olaylar oluyor her an, her saat. Şanslı mıyım yoksa bunlar iyi günlerim mi demeden edemiyor insan. Ama bunun yanında yarın doğum günüm ve mutluyum da. Çünkü biz insanız ve ateş düştüğü yeri yakar. Dolayısıyla ülkede olan bir vahşet haberini paylaşıp, akabinde bir de mizahî bir paylaşımda bulunan birinin duyarsızlıkla suçlanmasını ve saldırıya uğramasını da anlayamıyorum. Birileri için hayat bazen bitiyor, bazıları için o an yeni başlıyor, kimilerine de aynen devam ediyor. Burada kastettiğim farkındalık değil. "Hayat devam ediyor" kısası. Üstelik farkındalık konusu da bundan çok uzak değil. İnsanların kafalarını açıp, istediklerimizi sokuşturamıyoruz içlerine. Yani bir yandan "Yeni Türkiye" deyip, olduk galiba biz diye dolaşırken, birileri hala mini etek giyeni taciz ederler diyor. Birileri genelde haklı, birileri ise her koşulda haksız.
...
Yani aslında demek istediğim şeyi, bugün facebookta tesadüfen rastladığım bir fotoğraf özetlemiş

 
İnsanın içi çok burkuluyor bazı şeylere. Ülkece içinde bulunduğumuz duruma gerçekten üzülüyorum. Fakat bunun yanında artık officially 25 yaşında olmam gerçeği de var. Ve bu gece esasen içimdeki bu mutluluğu paylaşacaktım burada. Sebepsiz mutluluklar güzel. İnsanın keyifli olması da çok hoş.
Bilemiyorum Altan.
Öyle.
 

Ocak 30, 2015

Eski blogculardan kimler kaldı?

Jelatin, blog açtığım ilk zamanlardan beri takiplediğim ve keyif aldığım bloglardan biri.

Bu da özellikle sondan bir önceki paragrafına katıldığım hafif olgun bir yazısı. Normalleşmesi kısmına katılmıyorum çünkü kendimi biliyorum. Fakat etrafta normalleştiğini ya da normalleşebildiğini görmek üzücü ve düşündürücü. Gerçi bu da bende, "herkesin kendi hayatı" şablonuyla egale edilebiliyor.

Neyse. Böyle eskilerden bir blogger, uzun süre sonra bir şeyler yazınca, ekstra bir keyifle okuyorum.

Siz de okursunuz, okursanız.



JELATİN: THE AFFAIR: The Affair diye bir diziye başladım. Adı üstünde, evli bir erkek ve evli bir kadının eşlerini nasıl da aldatıp kendi hormonlarının dalgasın...